📖 Samimi günlük • gerçek öğrenci hissi • sessiz masa anları

Kütüphanede Oturdum Ama Zihnim Hâlâ Başlamadı

Bazen masaya oturmuş olmak, gerçekten başlamış olmak anlamına gelmiyor. Bugünkü günlük tam da bununla ilgili.

📅 Bugün 🕒 10:40 ☕ Kütüphane masası

Bugün masaya ben geldim ama zihnim biraz geriden yürüdü

Bazen insan çantasını alıp çıkıyor, defterini açıyor, kalemini diziyor ama asıl zor olan şey yine de ilk cümle oluyor.

Sabah kütüphaneye giderken hava tam ne sıcak ne soğuktu. İnsan böyle havalarda kendini biraz daha düzenli hissediyor. Sanki bugün gerçekten bir şeyler yoluna girecekmiş gibi. Yolun köşesindeki küçük kahveciden bir filtre kahve aldım. Bardağı elime alınca garip bir şekilde kendimi çalışkan biri gibi hissettim. Oysa daha gün başlamamıştı bile. Kütüphanenin kapısından girerken içerideki o tanıdık sessizlik yüzüme çarptı. Sandalyelerin hafif sürtünme sesi, uzaktan gelen sayfa çevirme sesleri, birinin usulca kalemini masaya bırakışı… Her şey çok ders çalışıyor gibi görünüyordu. Ben de o görüntünün içine karıştım.

Cam kenarındaki masalardan birine oturdum. Çantamı bıraktım, su şişemi sağ tarafa koydum, defteri önüme çektim, fosforlu kalemi de her zamanki gibi en görünür yere bıraktım. Dışarıdan bakınca başlayalı en az yarım saat olmuş gibi duran o meşhur masa düzeni işte. Ama gerçek şu ki, ben henüz daha ilk sayfaya bile tam olarak girmemiştim. Bir başlık yazdım. Sonra kaldım. Kalem elimdeydi ama zihnim sanki başka bir yerde oyalanıyordu.

Çok ilginç bir şey var: Bazen insan ders çalışmaktan değil, başlayamamaktan yoruluyor. Ben bugün bunu hissettim. Çünkü önümde kaynak açıktı, konu belliydi, hatta hangi testleri çözeceğim de az çok aklımdaydı. Ama zihnim hemen adapte olmadı. Sanki bedenim kütüphaneye gelmişti ama aklım hâlâ evde yatağın kenarında oturuyordu. Bunu fark ettiğim an bir an için moralim bozuldu. “Demek yine verimsiz bir gün olacak,” diye içimden geçirdim. İşin kötüsü böyle düşündüğünde, gerçekten de günün üstüne bir ağırlık çöküyor.

“İnsan bazen çalışamadığı için değil, kendine çok yüklendiği için başlayamıyor.”

Etrafıma baktım. Herkes bir şey yapıyordu gibi görünüyordu. Birisi not çıkarıyordu, biri soru çözüyordu, biri bilgisayar ekranına dikkatle bakıyordu. O an insan ister istemez kendini kıyaslıyor. Sanki herkes rayına oturmuş, sadece sen içinden toparlanmaya çalışıyormuşsun gibi. Ama sonra düşündüm: Belki onların da benden farklı olmayan dakikaları oldu. Belki onlar da biraz önce boş sayfaya bakıp kaldı. Biz çoğu zaman sadece insanların dışarıdan görünen kısmını izliyoruz. İçlerindeki dağınıklığı değil.

Kendime küçük bir hedef verdim. “Sadece ilk paragrafı oku,” dedim. Sonra “sadece altını çizeceğin iki cümleyi bul.” O kadar. Büyük büyük hedefler koyunca gözümde büyüyor. Ama küçültünce yaklaşabiliyorum. Gerçekten de öyle oldu. İlk başta sadece okumak için baktığım konu, birkaç dakika sonra biraz daha tanıdık geldi. Bir yerde not aldım. Sonra bir başlık daha attım. Ardından bir test açtım. Çok hızlı değildim, çok mükemmel de değildim ama en azından donmuş halde oturmuyordum artık.

Bugün bana bir şeyi tekrar hatırlattı: Her verimli gün motive başlamıyor. Hatta bazen en iyi geçen çalışma saatleri, en isteksiz başlayan anların ardından geliyor. Biz sadece sonucu seviyoruz. Masaya oturup saatlerce çalışan o ideal hâlimizi seviyoruz. Ama o hâle gelene kadarki iç direnci görmek istemiyoruz. Oysa gerçek öğrenci hissi tam orada. Defteri açıp bir süre hiçbir şey yapamamakta. Sayfaya bakıp içinden “neden başlamıyorum?” diye sormakta. Sonra biraz utanarak, biraz zorlayarak ama yine de devam etmekte.

Öğlene doğru kahvem bitmişti. Bardağın dibinde kalan o soğumuş son yudumu içerken kendime gülümsedim. Çünkü sabahki benle o anki ben arasında fark vardı. Çok büyük bir başarı yaşamamıştım belki ama en azından zihnimin gelmesini beklerken pes etmemiştim. Bazen mesele dört saat kusursuz çalışmak olmuyor. Bazen mesele, o masadan “hiçbir şey yapamadım” hissiyle kalkmamak oluyor.

Sanırım KPSS sürecinin en zor yanı da bu: Her gün aynı insan olarak uyanmıyorsun. Bir gün çok istekli oluyorsun, bir gün kendini darmadağın hissediyorsun, başka bir gün sadece başlamak istiyorsun ama olmuyor. Ve bütün bunlara rağmen tekrar masaya dönmek zorundasın. Belki bu yüzden bu süreç sadece bilgi değil, karakter de öğretiyor. Sabretmeyi, kendi zayıf anını küçümsememeyi, her gün aynı performansı veremeyeceğini kabul etmeyi öğretiyor.

Akşam dönüp bugünü düşününce, en çok sabahki ilk on beş dakikayı hatırlayacağım galiba. Çünkü bazen günün kaderi tam orada yazılıyor. Ya kendine sert davranıp günü tamamen bırakıyorsun ya da yavaş olduğunu kabul edip yine de devam ediyorsun. Ben bugün ikinciyi seçtim. Kusursuz olmadım ama kaldığım yerden çekip çıktım kendimi.

Bunu yazarken şunu düşünüyorum: Belki bu satırları okuyan birinin de bugün zihni başlamamıştır. Belki o da masaya oturmuş ama içine oturamamıştır. O kişiye şunu söylemek isterdim: Sende bir sorun yok. Gerçekten yok. Bazen insanın dikkati geç geliyor, bazen ruhu biraz arkadan yetişiyor. Önemli olan kendine bağırmadan, kendini küçümsemeden, o ilk cümleyi bekleyebilmek. Çünkü çoğu zaman motivasyon sonradan geliyor. Önce oturuyorsun, sonra alışıyorsun, sonra yavaş yavaş açılıyorsun.

Bugünün bende bıraktığı şey tam olarak şu oldu: Başlangıçlar bazen sessizdir. Büyük bir enerjiyle gelmezler. Müzik gibi açılmazlar. Işık gibi yanmazlar. Bazı başlangıçlar sadece kalemi eline tekrar almak kadar küçüktür. Ve belki de en gerçek olanları onlardır.