Kısa bir mola sandım, akşamın içi sessizce elimden kaydı
Dışarıdan bakınca çok küçük bir şey gibi duruyor: telefona bir an bakmak. Ama bazen insanın bütün akşamı tam oradan dağılıyor.
Akşam ezanı yeni okunmuştu. Pencerenin dışında hava iyice koyulaşmaya başlamış, apartmanların camlarında sarı ışıklar tek tek yanıyordu. Mutfaktan çayın kokusu geliyordu. Masamda açık duran kitap, yanına iliştirilmiş not kâğıtları ve hafif eğilmiş bir kalem vardı. Her şey tam yerindeydi aslında. Hatta garip biçimde içimde “bu akşam toparlayacağım” hissi bile vardı. Gün boyu tam oturmamış bir düzeni, sanki bu birkaç saat kurtaracakmış gibi düşünüyordum. O masaya geçerken ciddi niyetlerle geçtim gerçekten.
İlk on dakika hiç fena değildi. Konuya baktım, birkaç satır okudum, kenara minicik notlar aldım. Zihnim tam çok açılmamıştı ama en azından direnç göstermiyordu. Sonra telefon ekranı bir kez yandı. Masanın köşesinde, sessizde duran telefonun yüzü aydınlanınca ister istemez gözüm oraya kaydı. “Bir bakayım, dönerim zaten,” dedim. İşte bütün hikâye çoğu zaman tam bu cümleyle başlıyor.
Önce sadece bildirime baktım. Sonra altına bir mesaj daha düşmüş. Sonra bir şey hatırladım, onu kontrol ettim. Sonra ne ara kısa videolara, oradan başka şeylere geçtiğimi anlamadım bile. Çok tuhaf bir akış var o ekranın içinde. Sen sanki kendi isteğinle bakıyormuşsun gibi hissediyorsun ama zaman senden izin almadan akıyor. Bir ara başımı kaldırdım, odanın sessizliği değişmişti. Çayın buharı sönmüş, masa lambasının ışığı daha yalnız görünmeye başlamıştı. Saate baktım. Kırk dakika geçmiş.
En can sıkıcı tarafı şu: O kırk dakika yalnızca süre olarak gitmiyor. Beraberinde hevesi de götürüyor. Çünkü insan telefondan başını kaldırınca sadece zamanı kaybetmiş olmuyor; kendi gözünde biraz da ciddiyetini kaybetmiş gibi hissediyor. Ben tam olarak bunu yaşadım. Sanki masaya oturan kişiyle telefondan çıkan kişi aynı kişi değilmiş gibi. Birinde niyet vardı, diğerinde dağınıklık. O an kendime çok sert bir şey söylemedim ama içimde sessiz bir hayal kırıklığı oldu. “Yine mi?” dedim sadece.
Sonra telefonu ters çevirip uzağa koydum. Bir süre hiçbir şey yapmadan sandalyede oturdum. O sessizlikte insan kendini daha net duyuyor. Bir yanım “boşver, zaten akşam da bitti” diyordu. Diğer yanım ise “tamam, gittiyse gitti ama gecenin kalanını da verme” diye fısıldıyordu. Sanırım ders çalışmakla ilgili en gerçek savaş bazen konu bilgisinde değil, insanın kendisiyle yaptığı bu konuşmada yaşanıyor. Dışarıdan kimse görmüyor ama karar tam orada veriliyor.
Bugün yaşadığım şey, ilk günlükteki o kütüphane sessizliğinden farklıydı. Orada zihnim geç gelmişti; burada ise geldiği yerden dağılmıştı. İkisi aynı şey değil. Biri yavaş başlamak gibi, diğeri ise tam ritim bulacakken elinden kaymak gibi. O yüzden bugünkü huzursuzluğun tonu da başkaydı. Bir şeye hiç başlayamamakla, başlamışken kendini bölmek arasında ince ama insanı çok yoran bir fark var.
Masaya tekrar döndüğümde kendime bu kez büyük hedef koymadım. “Bir saat çalışacağım, üç test bitireceğim, not çıkaracağım” gibi cümleler kurmadım. Sadece önümdeki sayfaya dönüp bir başlığı sesli okumaya başladım. Evet, çocukça gibi duruyor ama bazen zihin dağılınca insanın yeniden odaklanması için kendi sesini duyması gerekiyor. Başlığı okudum, sonra altındaki ilk paragrafı. Bir cümleyi anladım. Sonra ikinciyi. Ardından kalemi tekrar elime alınca, az önce telefon ekranına bakarken hissettiğim o boşluk yavaş yavaş çekildi.
Çok parlak bir çalışma gecesi olmadı. Bunu süsleyip anlatmak istemem. Müthiş bir dönüş yapmadım. Bir anda aşırı disiplinli birine de dönüşmedim. Ama yine de geceyi tamamen çöpe atmadım. Belki iki konu bitmedi, belki planladığım kadar ilerlemedim ama en azından kendimi o kırk dakikanın içine gömüp bırakmadım. Bence bazen asıl mesele de bu. Hata yaptıktan sonra bütün günü bırakmamak.
Bu süreçte fark ettiğim bir şey daha var: Dikkat dağınıklığı bazen tembellik sanılıyor. Oysa her zaman öyle değil. Bazen insan sadece yorgun oluyor. Bazen beyni gün boyu o kadar çok şeyle uğraşıyor ki, en kolay kaçışa yöneliyor. Telefon da tam bunu sunuyor zaten. Çaba istemeyen, hızlı, parlak, sürekli akan bir şey. Ders ise tam tersi. Dinginlik istiyor, sabır istiyor, aynı yerde biraz kalabilmeyi istiyor. İşte bu yüzden o ekrana kaymak çok kolay, kitaba geri dönmek ise küçük bir irade işi oluyor.
Gece ilerledikçe odam daha sessizleşti. Uzakta bir yerde televizyon sesi vardı, alt kattan sandalye çekme sesi geldi, sonra yine duruldu her şey. Ben de önümdeki notlara bakarken garip bir biçimde sakinleştim. Çünkü zaman kaybetmenin verdiği o ilk suçluluk duygusu, yerini daha dürüst bir hisse bırakmıştı: Evet, dağıldım. Evet, gereksizce oyalandım. Ama hâlâ buradayım. Bu cümle bazen insanı kendine geri getiriyor.
Sanırım öğrencilikte en zor şeylerden biri de bu küçük kopmaları yönetmek. Kimse her gün kusursuz ilerlemiyor. Herkesin bir yerinde sarkan saatler, boş geçen dakikalar, anlamsız oyalanmaları var. Sadece çoğumuz bunu göstermiyoruz. Hep verimli hâlimizi anlatıyoruz. Oysa gerçekte bazen bir akşamın hikâyesi, sadece şunu söylemekten ibaret oluyor: Telefona baktım, dikkatimi kaybettim, canım sıkıldı, sonra yeniden döndüm.
Bu yazıyı şimdi daha sakin bir kafayla yazarken, kendime biraz daha yumuşak davranabiliyorum. Çünkü o kırk dakikayı geri alamam ama onun bütün geceyi tanımlamasına da izin vermem. Belki yarın yine benzer bir şey olacak. Belki yine elim telefona gidecek. Ama en azından artık şunu biliyorum: Dağılmak son değil. Dönmek de mümkün. Hem bazen insanın gücü hiç düşmemesinde değil, düştüğü yerden kendini fark edip toparlamasında ortaya çıkıyor.
Bugün bu günlüğe bırakmak istediğim cümle şu: Bir dakika diye başlayan şey bazen kırk dakikaya çıkıyor, evet. Ama kırk dakikası giden bir akşamın geri kalanı yine de kurtarılabilir. Belki tamamen değil, belki kusursuzca değil ama dürüstçe, sakince ve yeniden niyet ederek kurtarılabilir. Sanırım şu sıralar bana en çok iyi gelen düşünce de bu.