Bugün sorun dikkatin dağılması değildi, içimin hiç gelmemesiydi
Bazı günler insanın telefonu değil, tembelliği değil, bizzat içindeki sessizlik onu dersten uzak tutuyor. Bugün öyle bir gündü.
Öğleden sonra pencerenin önüne vurup duran hafif yağmur sesi vardı. Ne şiddetliydi ne de tamamen duruyordu. Hani bazen gökyüzü karar vermemiş gibi görünür ya; ne açılır ne de tam kapanır. Bugün biraz öyleydi. Odamın perdesi yarı açıktı. Dışarıdaki soluk ışık masanın üstüne düşüyor, defterin beyazını daha da boş gösteriyordu. Çay demlemiştim ama nedense içme isteğim bile tam yoktu. Her şey yerli yerindeydi aslında. Masa hazırdı. Konular belliydi. Hatta yetiştirmem gereken şeyleri de biliyordum. Ama içimde o tanıdık “hadi başlayalım” hissi hiç doğmadı.
Bunun en garip tarafı şu: İnsan bazen çalışamadığında sebebi bilir. Uykusuzdur, morali bozuktur, telefonla oyalanmıştır, dışarıda bir şey yaşamıştır. Sebep vardır yani. Ama bugün öyle değildi. Ortada büyük bir olay yoktu. Kırgınlık yoktu, kavga yoktu, dikkati çalacak özel bir şey de yoktu. Yine de sanki içimde biri yavaşça bütün hevesin fişini çekmişti. Ders masasına bakınca korku değil ama uzaklık hissediyordum. O masa bana ait ama bugün bana yakın değilmiş gibi.
Bir ara defteri açtım. Sayfaları çevirdim. Kenarda eski notlarımı gördüm. Bazı yerlerin altını mor kalemle çizmişim, bazı yerlere küçük yıldız koymuşum. Başka bir günün daha istekli hâli orada duruyordu sanki. İnsan kendi eski notlarına bakınca bazen iki farklı kişiye dönüşmüş gibi hissediyor. Bir gün aynı konunun içine giren, saatlerce uğraşan kişi sensin; başka bir gün ise o satırlara bile elini uzatmak istemeyen de yine sensin. İkisini aynı bedende taşımak tuhaf geliyor.
Bugün tam olarak o suskun günlerden biriydi. İlk günlükte masa hazırdı ama zihnim geç gelmişti. Başka bir akşam telefona bakıp zamanı elimden kaçırmıştım. Bugün ise ne geç kalan bir zihin vardı ne de dağıtan bir ekran. Bugün sorun daha içerideydi. Sanki içimdeki bütün cümleler yorulmuştu. Başlamanın önünde büyük bir engel yoktu ama küçük bir istek de yoktu. İnsanı en çok zorlayan şey bazen tam bu oluyor: ortada savaşılacak görünür bir düşman olmaması.
Annem mutfaktan bir şeyler söylüyordu, ben yarım kulak duyuyordum. Evdeki gündelik sesler normal akışında devam ediyordu. Bir yerde tabak sesi oldu, sokaktan araba geçti, üst komşudan hafif ayak sesleri geldi. Hayat akıyordu yani. Ama ben, o akışın içinde durmuş gibiydim. Elimde kalem olmasına rağmen hiçbir not alamadan uzun süre öylece oturduğumu fark ettim. Bazen hiçbir şey yapmamak, çok yorucu bir şey aslında. Çünkü bedenen hareketsizsin ama zihnin sürekli kendini sorguluyor: “Niye böylesin? Neden başlayamıyorsun? Daha ne bekliyorsun?”
İşin kötüsü, insan böyle günlerde kendine karşı daha kırıcı olabiliyor. Çünkü açıklayamadığın bir isteksizlik yaşayınca bunu karakterinle karıştırıyorsun. “Galiba yeterince disiplinli değilim,” diyorsun. “Belki de gerçekten bu sürece uygun biri değilim,” gibi ağır cümleler geçiyor içinden. Oysa bir günün ağırlığıyla kendin hakkında karar vermek ne kadar haksız bir şey. Bunu bugün otururken fark ettim. İçimden çalışmak gelmiyor diye hayallerim küçülmedi. Sadece bugün, içimdeki enerji biraz geride kaldı.
Sonra kendime ilginç bir izin verdim. “Tamam,” dedim, “bugün çok büyük bir şey yapmak zorunda değilsin.” Bu cümle beni tembelliğe itmedi, aksine biraz rahatlattı. Çünkü bazen insan, çalışabilmek için önce kendine baskıyı azaltmak zorunda kalıyor. Hemen test çözmedim. Hemen konu açmadım. Önce masayı biraz toparladım. Boş bardağı kaldırdım. Kalemleri düz dizdim. Pencereyi biraz araladım. İçeri serin bir hava girdi. Sonra defterin en boş yerine küçük bir cümle yazdım: “Bugün zor bir gün ama tamamen boş geçmek zorunda değil.”
Sanırım dönüm noktası o cümleydi. Çünkü o an çalışkan biri gibi hissetmedim, sadece dürüst hissettim. Kendime yalan söylemeden, büyük laflar etmeden, bugünlük hâlim neyse onu kabul ettim. Ardından bir konu anlatımı videosu açtım. Tam dikkat kesilmedim, bunu saklamayayım. Ama en azından zihnimi derse doğru döndürmeye başladım. Bazı yerlerde durdurdum, iki satır not aldım. Sonra yine pencereye baktım. Yağmur hafiflemişti. Odaya daha açık bir hava doluyordu.
Bugün bana şunu öğretti: Her çalışma günü yüksek motivasyon istemiyor. Bazı günler sadece kopmamayı istemek yeterli oluyor. Büyük ilerleme olmadı belki. Biten sayfa sayısı azdı. Çözülen soru sayısı da öyle. Ama bugün kazanılan şey, rakamlarla ölçülecek bir şey değildi. Kendime yabancılaşmadan masada kalabilmekti. İsteksizken bile tamamen kaçmamak, bence küçümsenecek bir şey değil.
Bence öğrencilik sürecinin en görünmeyen tarafı bu. İnsan bazen başarısız olduğu için üzülmüyor; bazen kendini tanıyamadığı için üzülüyor. “Ben normalde böyle değilim” hissi çok yorucu. Ama gerçek şu ki, biz her gün aynı değiliz. Bazı günler daha cesuruz, bazı günler daha kırılganız, bazı günler ise sadece biraz suskunuz. Belki de mesele, her hâlimizi aynı ölçüyle yargılamamak.
Akşam olduğunda günün başındaki o kasvet tamamen geçmiş değildi ama bana hükmetmiyordu artık. Bu bile yetti. Çünkü sabahki ya da öğleden sonraki isteksizliğin geceye kadar büyüyüp bütün günü yutmasına izin vermedim. Belki çok çalışkan bir gün değildi ama çok gerçek bir gündü. Hem bazen insanın kendine en yakın olduğu anlar, tam da bu kusurlu günlerin içinde ortaya çıkıyor.
Şimdi dönüp bakınca bugünden aklımda kalan tek şey, “hiç çalışmak istemedim” cümlesi değil. Onun devamı daha önemli: Yine de tamamen vazgeçmedim. Belki bu süreçte bazen ihtiyacım olan şey ateşli motivasyon konuşmaları değil; sadece daha yumuşak bir iç ses. Bana bağırmayan, beni küçümsemeyen, sadece “tamam, bugün biraz zor ama birlikte geçer” diyen bir iç ses.
Bu günlüğe bugünden şu cümleyi bırakmak istiyorum: İnsan bazen dersin başına hevesle oturmaz. Bazen içi gelmez, kalbi ağır olur, aklı bulanık olur. Ama o gün de kendine karşı nazik kalabiliyorsa, aslında sandığından daha güçlüdür. Çünkü bazı savaşlar hızla değil, yumuşaklıkla kazanılıyor.