Bugün çok şey bitmedi ama ilk kez az olanı küçümsemek istemedim
Bazen günün sonunda elinde yalnızca tek bir sayfa olur. Eskiden buna üzülürdüm. Bugün ilk kez biraz daha farklı baktım.
Öğleden sonra güneş tam pencerenin demirlerine vuruyordu. O ışık odanın içine girince masa olduğundan daha sakin görünüyordu. Sabah koşturmalı başlamamıştı, hatta öyle iddialı bir gün de değildi. Çayımı geç demlemiştim. Kupayı masaya koyarken bile “bugün çok şey yaparım” duygusu yoktu içimde. Daha çok, “bakalım bugün ne kadar yaklaşabileceğim” gibi sessiz bir his vardı. Belki de günün tonunu en başta bu belirledi. Büyük cümlelerle başlamayınca, hayal kırıklığı da o kadar gürültülü olmuyor.
Defteri açtığımda önümde tertemiz bir sayfa vardı. Normalde böyle anlarda insanda hafif bir baskı oluşur. O sayfayı doldurmak, hakkını vermek, boş bırakmamak gerekir gibi. Ama bugün boşluk kötü hissettirmedi. Hatta bir süre sadece baktım. Sayfanın bembeyaz oluşunda tuhaf bir rahatlık vardı. Sanki benden bir performans istemiyor, sadece ne varsa onu kabul edecekmiş gibiydi. O anda garip bir şekilde hızlanmak istemedim. Hemen konuya atlayıp altını çizmek, notlar dökmek, kendimi ders çalışan biri gibi kanıtlamak istemedim. Sadece kalemi elime aldım ve ilk başlığı yavaşça yazdım.
Kalemin sayfaya sürtünme sesi bazen insana çok şey hissettiriyor. Bugün onu fark ettim. Çünkü acelem yoktu. Cümlelerimi hızlı hızlı geçmiyordum. Bir başlığı yazdım, sonra durdum. Bir paragraf okudum, sonra bir daha okudum. Her şeyi ilk okuyuşta anlamadım. Zaten mesele de bu değildi. İlk kez bir konunun üzerine eğilirken kendimi sertçe dürtmedim. “Hadi, çabuk ol, daha çok şey var” diyen o iç ses bugün biraz uzakta kaldı. Bunun ne kadar kıymetli olduğunu sanırım ancak böyle günlerde fark ediyorum.
Okuduğum kısım öyle dünyaları değiştiren bir yer de değildi. Çok zor bir başlık değildi, çok kolay da değildi. Ama anlamaya çalışırken önümdeki metne gerçekten baktım. Eskiden bazı günler olurdu, gözüm satırların üstünden kayar giderdi. Bir şey yapmış gibi görünürdüm ama içeride hiçbir şey kalmazdı. Bugün tam tersi oldu. Çok az ilerledim belki ama kaldığım yer gerçekten bende kaldı. Sanırım günün asıl farkı buydu. Nicelik küçük, temas gerçekti.
Sayfanın yarısına geldiğimde normalde içime düşecek o tanıdık huzursuzluk bugün geç geldi. Hani insan bir noktada saate bakar ve hemen hesap yapmaya başlar ya: “Bu kadar sürede sadece bu mu oldu?” İşte o soru bugün kapıyı çaldı ama içeri tam giremedi. Çünkü önümdeki tek sayfa gerçekten boş hissettirmiyordu. Bir kenarda küçük notlar vardı. Bazı cümlelerin altını çizmiştim. Bir yere soru işareti koymuş, yanına minicik bir açıklama eklemiştim. Dışarıdan bakınca belki sıradan görünürdü ama ben o sayfanın içinden geçmiştim. Orada oyalanmamıştım; gerçekten durmuştum.
KPSS sürecinde bazen insanın kendi emeğini küçümsemesi çok kolay oluyor. Çünkü etraf hep daha fazlasını fısıldıyor. Daha çok soru, daha uzun çalışma saati, daha dolu notlar, daha hızlı ilerleme… Böyle olunca az olanın hiçbir değeri yokmuş gibi geliyor. Sanki günün sonunda elinde bir yığın yoksa, o günün adı bile konamazmış gibi. Oysa bugün ilk kez düşündüm: Belki de bazı günler toplamak için değil, yerleşmek için vardır. Öğrendiklerinin zihne oturması, elin kaleme alışması, masayla kavga etmeden vakit geçirebilmek de bir şeydir.
Öğleden sonra hafif bir rüzgâr çıktı. Pencereyi biraz araladım. Perde kıpırdadı. O an masanın üstündeki kağıtların hafifçe oynamasını izledim. Çalışma anı dediğimiz şey bazen çok gösterişli düşünülüyor. Oysa gerçekte çoğu zaman böyle küçük anlardan oluşuyor. Bir çayın soğuması, bir başlığın iki kez okunması, pencerenin açılması, kalemin masada yer değiştirmesi… Belki bu yüzden bugün bana daha gerçek geldi. Çünkü içinde gösteri yoktu. Kimseye anlatılacak büyük bir verim hikâyesi gibi değildi. Daha sade, daha sessiz, ama daha dürüsttü.
Bir ara defteri geriye çekip baştan sona baktım. Sadece bir sayfa. Eskiden olsa muhtemelen moralim bozulurdu. Kendime şunu söylerdim: “Bütün gün geçti, sonuç bu mu?” Sonra o cümle günün geri kalanını da kirletirdi. Ama bu kez içimden farklı bir şey geçti. “Evet,” dedim, “sonuç bu. Ve bu, sandığın kadar az değil.” Bu cümleyi kendime kurabilmek bile ayrı bir ilerleme gibi geldi. Çünkü bazen mesele ders değil, insanın kendi emeğiyle kurduğu ilişki oluyor. Hep azarlayarak büyüyen bir iç ses, bir noktadan sonra öğrenmeyi de yoruyor.
Akşama doğru büyük bir çalışma coşkusuna dönüşmedi bu gün. Bir anda dört başlık bitirmedim. Kendimi fazladan zorlayıp günü kurtarma telaşına da girmedim. Olduğu kadar kaldı. Ama ilk kez “olduğu kadar” cümlesi bana eksik gibi değil, gerçek gibi göründü. Hayatın her günü aynı yükselikte geçmiyor zaten. Bazı günler koşuyorsun, bazı günler yürüyorsun, bazı günler sadece yerini kaybetmemeye çalışıyorsun. Bugün üçünün ortasında, sakin bir yürüyüş gibiydi.
Belki de o yüzden bu sayfa bana boş gelmedi. Çünkü içinde çaba vardı ama gösteriş yoktu. İçinde öğrenmeye çalışma vardı ama kendini kanıtlama telaşı yoktu. Ve en önemlisi, içinde kendime karşı biraz daha yumuşak olma hâli vardı. Sanırım uzun zaman sonra ilk kez bunu hissettim. Az olanın utanılacak bir şey olmadığını, bazen küçük bir ilerlemenin insanı daha sağlam tuttuğunu.
Şimdi dönüp bakınca günün aklımda kalan kısmı ne konu başlığı ne de yazdığım notlar. Daha çok o hissin kendisi kalıyor. Masanın başında sessizce oturup, önümdeki tek sayfayla gereksiz bir savaş vermemek. Belki bu kulağa küçük geliyor ama bence değil. Çünkü bu süreçte en çok yorulduğumuz şeylerden biri de sürekli kendimizi yetersiz görmek. O yüzden bugün, bir sayfayı küçümsemeden kapatabilmek bana iyi geldi.
Günün sonunda defteri kapattım. Büyük bir zafer gibi değildi. Ama eksiklik duygusuyla da kalkmadım. İçimde hafif, duru bir tamamlanmışlık vardı. Sanki o sayfa bana sadece bilgi değil, başka bir şey daha vermişti: hızla değil, temasla ilerlemenin mümkün olduğunu. Her gün dev gibi görünmek zorunda değil. Bazen insanın gün sonunda elinde tek bir sayfa olur. Ama o sayfanın içinde gerçekten durmuşsa, anlamışsa, hissetmişse, orası hiç de boş sayılmaz.
Bugün bu günlüğe bırakmak istediğim şey tam da bu: Bazen az olan, aslında eksik olan değildir. Sadece daha sessizdir. Ve belki de bu yüzden daha gerçek duyulur.